AİHM’in Türkiye Kararları: En Çok İhlal Edilen 5 Hak ve Anayasa Mahkemesi Kararlarıyla Çatışan Noktalar
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 1959 yılından bu yana Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS) taraf devletlerde insan hakları ihlallerini denetleyen ve kararlarıyla iç hukuk sistemlerini dönüştüren kilit bir uluslararası mahkemedir. Türkiye de bu sistemin ayrılmaz bir parçası olarak AİHM'in yargı yetkisini kabul etmiş ve kararlarını uygulamakla yükümlü bir devlettir. Ancak yıllar içinde Türkiye aleyhine verilen ihlal kararlarının sayısı ve bu kararların niteliği, ülkenin insan hakları karnesi açısından ciddi bir tablo ortaya koymuştur. Özellikle son dönemde AİHM kararları ile Türkiye Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları arasında gözlemlenen birtakım çatışmalar ve farklılaşmalar, hukuk devleti ilkesi, yargı bağımsızlığı ve bireysel hak ve özgürlüklerin korunması adına önemli tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bu kapsamlı makalede, AİHM'in Türkiye hakkındaki temel kararlarını, en çok ihlal edilen hakları, Anayasa Mahkemesi ile yaşanan hukuki makası ve bu durumun Türkiye'nin hukuk devleti sınavı üzerindeki etkilerini derinlemesine inceleyeceğiz.
AİHM'in Gözünden Türkiye: İhlallerin Kırmızı Çizgisi
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne taraf olmasından bu yana, ülkenin insan hakları sicilini yakından takip eden ve uluslararası alanda belirleyici bir rol oynayan temel kurumdur. Türkiye, AİHS'i imzalayarak ve AİHM'in zorunlu yargı yetkisini tanıyarak, kendi hukuk sisteminin ötesinde uluslararası bir denetime tabi olmayı kabul etmiştir. Bu durum, Türkiye'nin demokratikleşme ve hukuk devleti ilkelerini güçlendirme yolculuğunda önemli bir kilometre taşı olmakla birlikte, beraberinde ciddi sorumluluklar da getirmiştir. AİHM, yıllar içinde Türkiye aleyhine binlerce karar vermiş ve bu kararların önemli bir kısmı ihlal tespitiyle sonuçlanmıştır. Bu ihlallerin sürekli ve sistematik bir yapı arz etmesi, Mahkeme'nin Türkiye'ye yönelik değerlendirmelerinde belirli "kırmızı çizgilerin" oluşmasına neden olmuştur.
Özellikle 1990'lı yıllardan itibaren Güneydoğu'daki çatışmalar, darbe dönemleri ve terörle mücadele gibi gerekçelerle ortaya çıkan insan hakları ihlalleri, AİHM'in gündeminde önemli bir yer tutmuştur. Yaşam hakkı ihlalleri, işkence yasağına aykırılık, keyfi gözaltılar, adil yargılanma hakkından mahrumiyet gibi konular, Mahkeme'nin Türkiye ile ilgili kararlarında sıkça karşımıza çıkmıştır. AİHM, bu kararlarıyla sadece bireysel mağduriyetleri gidermekle kalmamış, aynı zamanda Türkiye'nin hukuk sisteminde yapısal reformlar yapmasını da zorunlu kılmıştır. Örneğin, Terörle Mücadele Kanunu'ndaki bazı maddelerin, gözaltı sürelerinin, ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamaların AİHS standartlarına uygun hale getirilmesi yönünde sayısız çağrıda bulunulmuştur. Mahkeme'nin kararları, Türkiye'nin uluslararası arenadaki itibarı açısından da büyük önem taşımakta, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından kararların uygulanması süreci yakından izlenmektedir.
AİHM, kırmızı çizgilerini çizerken, insan hakları sözleşmesinin "yaşayan bir araç" olduğu ilkesini benimseyerek, güncel gelişmeleri ve demokratik toplumun ihtiyaçlarını da göz önünde bulundurmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye'nin iç hukukunda zaman zaman farklı yorumlara yol açsa da, AİHM'in kararları Avrupa hukuku sistematiği içerisinde en üst normlardan birini temsil etmektedir. Türkiye'nin bu kararlara tam uyumu, sadece bireylerin haklarının korunması için değil, aynı zamanda hukuk devleti ilkesinin ve demokratik değerlerin güçlenmesi için de kritik bir öneme sahiptir. Kararların uygulanmasındaki gecikmeler veya uyumsuzluklar ise hem ulusal hem de uluslararası düzeyde ciddi endişeleri beraberinde getirmektedir.
En Çok İhlal Edilen 5 Hak: Özgürlükten Adil Yargılamaya Uzanan Yol
AİHM'in Türkiye hakkında verdiği ihlal kararları incelendiğinde, bazı hakların diğerlerine nazaran çok daha sık ihlal edildiği açıkça görülmektedir. Bu sistematik ihlaller, Türkiye'nin insan hakları karnesinde iyileştirilmesi gereken öncelikli alanları işaret etmektedir. İşte AİHM tarafından Türkiye aleyhine en çok ihlal edildiği tespit edilen başlıca beş hak:
- Adil Yargılanma Hakkı (AİHS Madde 6): Bu hak, Türkiye aleyhine verilen ihlal kararlarının zirvesinde yer almaktadır. Adil yargılanma hakkı, davanın makul sürede görülmesi, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme önünde yargılanma, savunma hakkının güvence altına alınması, silahların eşitliği ilkesi, duruşmaların aleni olması gibi birçok unsuru barındırır. Türkiye'de özellikle OHAL dönemleri ve terörle mücadele kapsamındaki davalarda, yargılamaların uzun sürmesi, savunma kısıtlamaları (avukat erişimi, dosya inceleme), mahkemelerin tarafsızlığına ilişkin şüpheler ve gerekçesiz kararlar nedeniyle binlerce ihlal tespiti yapılmıştır. Örneğin, bazı durumlarda sanıkların yeterli delil sunma veya tanık dinletme imkanından mahrum bırakılması, ya da mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlık konusunda tereddüt oluşturacak şekilde hareket etmesi bu ihlallere yol açabilmektedir. Özellikle makul sürede yargılanma ilkesi, Türkiye'nin adli sistemindeki yoğun iş yükü ve karmaşık yargılama süreçleri nedeniyle en sık ihlal edilen alt kategorilerden biridir.
- Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkı (AİHS Madde 5): Türkiye, kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali konusunda da AİHM gündeminde sıkça yer almaktadır. Bu hak, keyfi tutuklamalardan, gözaltı sürelerinin uzunluğundan, gözaltı veya tutukluluk hallerinin hukuka uygunluğunun hızlı ve etkin bir şekilde denetlenmemesinden kaynaklanan ihlalleri kapsar. Özellikle terör suçlamalarıyla yapılan tutuklamalarda, tutuklamanın hukuki dayanağının yetersiz olması, kuvvetli suç şüphesinin somut delillerle desteklenmemesi ve kaçma veya delil karartma gibi tutuklama nedenlerinin varsayımsal kalması gibi durumlar Mahkeme tarafından ihlal olarak değerlendirilmiştir. Geçmişte özellikle gözaltı sürelerinin yasal sınırların üzerine çıkması ve bu sürenin yargı denetimine tabi olmaması da bu hakkın ağır ihlallerine neden olmuştur.
- İfade Özgürlüğü Hakkı (AİHS Madde 10): Demokrasinin temel taşlarından biri olan ifade özgürlüğü, Türkiye'de gazeteciler, akademisyenler, siyasetçiler ve sıradan vatandaşlar aleyhine açılan davalar nedeniyle sıkça ihlal edilmiştir. AİHM, devletin eleştirilmesinin, hatta şok edici veya rahatsız edici fikirlerin bile ifade özgürlüğü kapsamında korunması gerektiğini vurgulamaktadır. Türkiye'de ise terör örgütü propagandası, cumhurbaşkanına hakaret veya devlete hakaret gibi suçlamalarla yapılan kısıtlamaların, demokratik bir toplumda gerekli ve orantılı olmaması nedeniyle birçok ihlal tespiti yapılmıştır. Özellikle barışçıl protestoların engellenmesi veya katılımcılarına yönelik adli takibatlar da bu kategoriye girmektedir.
- Mülkiyet Hakkı (AİHS Ek Protokol 1, Madde 1): Mülkiyet hakkı, bireylerin malvarlıklarının keyfi olarak devlet tarafından el konulmasına, kamulaştırılmasına veya kullanımının haksız yere kısıtlanmasına karşı koruma sağlar. Türkiye'de bu hak, özellikle kamulaştırmalarda tazminatın geç ödenmesi veya eksik ödenmesi, imar uygulamaları, el atma davaları veya kamu hizmetinden kaynaklanan zararlar nedeniyle sıkça ihlal edilmiştir. Örneğin, bazı durumlarda mülk sahiplerine hakları karşılığında makul bir tazminat ödenmeden uzun süre mağduriyet yaşatılması veya mülkün amacına uygun olarak kullanılmasına engeller çıkarılması bu kapsamda değerlendirilir.
- İşkence Yasağı (AİHS Madde 3): AİHS'in en temel ve mutlak haklarından biri olan işkence yasağı, hiçbir istisnaya veya gerekçeye tabi değildir. Türkiye aleyhine verilen kararlar arasında, özellikle gözaltı ve tutukluluk sırasında kötü muamele, işkence iddialarının etkili bir şekilde soruşturulmaması ve faillerin cezalandırılmaması nedeniyle ihlal tespitleri bulunmaktadır. AİHM, işkence iddialarının sadece fiziksel şiddetle sınırlı kalmayıp, psikolojik baskı ve onur kırıcı muameleleri de kapsadığını belirtmektedir. Etkili soruşturma yükümlülüğü, bu hakkın korunmasında hayati bir rol oynamakta olup, Türkiye'nin bu konuda daha fazla çaba sarf etmesi gerektiği AİHM tarafından sürekli vurgulanmıştır.
Bu beş hak, Türkiye'nin AİHM önündeki en büyük sınavlarından bazılarını oluşturmakta ve iç hukukta gerekli yapısal reformların hala tam olarak hayata geçirilemediğini göstermektedir. Bu ihlallerin tekrarlanmaması için yargı pratiklerinde ve mevzuatta köklü değişikliklere gidilmesi gerekliliği AİHM kararlarıyla defalarca altı çizilmiştir.
AYM ile AİHM Arasındaki Hukuki Makas: Çatışma Nedenleri ve Sonuçları
Türkiye'de Anayasa Mahkemesi (AYM) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) arasındaki hukuki makas, özellikle 2010 Anayasa değişiklikleriyle bireysel başvuru yolunun açılmasından sonra daha belirgin hale gelmiştir. AYM, bireysel başvuruları inceleyerek Anayasa'da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğini denetleyen en yüksek yargı merciidir. AİHM ise AİHS kapsamında bireylerin haklarının ihlal edilip edilmediğini uluslararası düzeyde denetler. İki mahkemenin temel amacı insan haklarını korumak olsa da, zaman zaman kararları arasında önemli farklılıklar ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, "hukuki makas" veya "hukuki çatışma" olarak adlandırılır ve Türkiye'nin hukuk devleti ilkesi açısından ciddi sonuçlar doğurabilir.
Bu çatışmanın temel nedenleri birkaç ana başlık altında toplanabilir: İlk olarak, iki mahkemenin referans aldığı hukuki metinlerin farklılığıdır. AYM, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nı esas alırken, AİHM Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokollerini temel alır. Her ne kadar Anayasa'nın 90. maddesi uluslararası sözleşmeleri iç hukukun bir parçası sayarak AİHS'e üstünlük tanısa da, yorum farklılıkları kaçınılmazdır. İkinci olarak, mahkemelerin yargısal aktivizm ve yorum metodolojileri farklılık gösterebilir. AİHM, AİHS'i "yaşayan bir belge" olarak yorumlayarak dinamik ve evrimci bir yaklaşım benimserken, AYM zaman zaman daha muhafazakar veya devletin takdir marjına daha fazla ağırlık veren bir yorumu tercih edebilir. Üçüncü olarak, ulusal güvenlik, kamu düzeni ve terörle mücadele gibi hassas konularda ulusal mahkemelerin, uluslararası mahkemelere kıyasla daha geniş bir takdir alanı benimseme eğilimi olabilir. AYM, bu alanlarda devlete tanınan takdir yetkisinin sınırlarını bazen AİHM'e göre daha geniş yorumlayabilir.
Bu hukuki makasın sonuçları oldukça çeşitlidir ve hukuki sistem üzerinde olumsuz etkiler yaratır. En belirgin sonuçlardan biri, hukuki belirsizlik ve güven kaybıdır. Benzer olaylarda farklı kararlar verilmesi, vatandaşların hak arayışında hangi mahkemenin kararının nihai olacağı konusunda tereddüt yaşamasına yol açar. Bu durum, hukuka olan güveni zedeler ve bireylerin adalet beklentisini düşürebilir. İkinci olarak, uluslararası alanda Türkiye'nin insan hakları karnesi olumsuz etkilenir. AİHM kararlarının AYM tarafından göz ardı edilmesi veya uygulanmaması, Türkiye'nin Avrupa Konseyi içindeki konumunu ve uluslararası itibarını olumsuz yönde etkileyebilir. Özellikle Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin kararların uygulanmasını denetlediği düşünüldüğünde, bu uyumsuzluk ciddi siyasi ve diplomatik sonuçlar doğurabilir. Üçüncü olarak, yargı sisteminin iç tutarlılığı bozulur. Üst mahkemeler arasında dahi tam bir uyum sağlanamaması, alt derece mahkemelerin içtihat oluşturmasını zorlaştırır ve yargı birliğini zedeler. Son olarak, bu çatışma insan hakları ihlallerinin sürmesine zemin hazırlayabilir. AYM'nin AİHM kararlarına uygun hareket etmemesi, gelecekte benzer ihlallerin önlenmesi adına yapısal reformların hayata geçirilmesini sekteye uğratabilir ve mağduriyetlerin devam etmesine yol açabilir. Bu nedenle, iki mahkeme arasındaki hukuki diyaloğun güçlendirilmesi ve kararlar arası uyumun sağlanması, Türkiye'nin hukuk devleti olma vasfını pekiştirmesi açısından hayati önem taşımaktadır.
İfade Özgürlüğü ve Kişi Hürriyeti: Çatışmanın Gözde Alanları
İfade özgürlüğü (AİHS Madde 10) ve kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı (AİHS Madde 5), Anayasa Mahkemesi (AYM) ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) arasındaki hukuki makasın en belirgin ve en çok tartışılan alanlarını oluşturmaktadır. Bu iki hak, demokratik bir toplumun temel direkleri olarak kabul edilmekle birlikte, Türkiye'deki uygulamalar ve mahkemelerin yorumları arasında derin farklılıklar gözlemlenmektedir.
İfade Özgürlüğü Alanındaki Çatışma: AİHM, ifade özgürlüğünü çok geniş yorumlayan bir mahkemedir. Mahkeme'ye göre, ifade özgürlüğü sadece "hoş karşılanan" veya "zararsız" bilgileri veya fikirleri değil, aynı zamanda devleti veya toplumu "şoke eden, rahatsız eden veya rahatsız edici" olanları da kapsar. Bu, özellikle siyasi eleştiriler, gazetecilik faaliyetleri ve akademik yayınlar için geçerlidir. Türkiye'de ise "terör örgütü propagandası", "devletin birliğini ve bütünlüğünü bozmaya teşebbüs", "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" veya "cumhurbaşkanına hakaret" gibi suçlamalarla ifade özgürlüğüne yönelik çok sayıda kısıtlama getirilmektedir. AYM, bireysel başvurularda ifade özgürlüğü ihlali iddialarını değerlendirirken, AİHM'e göre daha dar bir yorum benimseme eğiliminde olabilmektedir. Örneğin, AİHM bir gazetecinin haberini veya bir akademisyenin yorumunu "şiddete teşvik" veya "terör örgütü propagandası" olarak görmezken, AYM veya alt derece mahkemeleri ulusal güvenlik veya kamu düzeni gerekçeleriyle bu tür ifadeleri suç kapsamına alabilir. Bu durum, özellikle AİHM'in HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'ın tutukluluğu ile ilgili kararlarında, Türkiye'nin kararları uygulamaması nedeniyle daha da belirginleşmiştir. AİHM, Demirtaş'ın siyasi ifadelerinin tutuklama için yeterli gerekçe olmadığını, hatta bu ifadelerin tutuklanma amacını oluşturduğunu belirtirken, AYM bu konudaki başvuruları farklı gerekçelerle reddetmiş veya geciktirmiştir. Bu da iki mahkeme arasında siyasi nitelikteki davalarda nasıl farklı bir yaklaşıma sahip olunduğunu göstermektedir.
Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Alanındaki Çatışma: Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, bir bireyin keyfi olarak gözaltına alınmaması veya tutuklanmaması, gözaltı ve tutukluluğun hukuka uygun olması ve hızlı bir şekilde yargısal denetime tabi tutulması gibi temel güvenceleri içerir. AİHM, bu konuda özellikle "kuvvetli suç şüphesi", "tutuklama nedenlerinin varlığı" (kaçma şüphesi, delil karartma şüphesi vb.) ve "tutukluluğun orantılılığı" ilkelerine büyük önem verir. Türkiye'de ise, özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası dönemde, OHAL kapsamında ve terörle mücadele gerekçesiyle yapılan kitlesel tutuklamalar, bu hakkın ihlali konusunda AİHM'in önündeki en önemli dosyaları oluşturmuştur. AİHM, birçok davada, Türkiye'de yapılan tutuklamaların yeterli somut gerekçeye dayanmadığını, tutukluluk sürelerinin makul olmadığını ve adli kontrol tedbirlerinin yeterince değerlendirilmediğini tespit etmiştir. AYM ise, ilk başlarda özellikle OHAL dönemindeki tutuklamalarda, AİHM'e göre daha geniş bir "takdir marjı" kullanarak, bu tutuklamaları genel olarak hukuka uygun bulma eğiliminde olmuştur. Örneğin, AYM bazı durumlarda tutuklamaların hukuka uygunluğunu denetlerken, "makul şüphe" standardını AİHM kadar katı uygulamamış veya tutuklama gerekçelerini daha yüzeysel incelemiştir. Ayrıca, AİHM, tutukluluğun devamına ilişkin kararların otomatik tekrar niteliğinde olmaması gerektiğini ve her seferinde somut ve güncel gerekçeler sunulması gerektiğini vurgularken, Türkiye'deki uygulamalarda bu ilkenin çoğu zaman ihlal edildiği görülmüştür. Bu durum, hem iç hukukta hem de uluslararası hukukta bir bireyin hürriyetinden mahrum bırakılmasının sınırları konusunda ciddi bir fikir ayrılığına işaret etmektedir.
Türkiye'nin Hukuk Devleti Sınavı: Kararlar Arası Uyum Sorunu
Türkiye, hukuk devleti ilkesini benimsemiş ve bu ilkenin temel gerekliliklerinden olan yargı bağımsızlığı, hukukun üstünlüğü ve temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması hususlarını anayasal düzeyde taahhüt etmiştir. Ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları ile Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları arasındaki uyumsuzluklar, Türkiye'nin bu hukuk devleti sınavında karşılaştığı en ciddi zorluklardan birini temsil etmektedir. Bu uyumsuzluk, sadece yargı sisteminin işleyişini değil, aynı zamanda uluslararası hukukla iç hukuk arasındaki ilişkiyi, bireylerin hak arama özgürlüğünü ve ülkenin uluslararası alandaki itibarını da derinden etkilemektedir.
Hukuk devleti olmanın temel şartlarından biri, yargı kararlarının tutarlılığı ve bu kararların tüm devlet organları tarafından saygı görmesi ve uygulanmasıdır. Türkiye'de Anayasa'nın 90. maddesi, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası antlaşmaların kanun hükmünde olduğunu ve temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların Anayasa'ya aykırı olsa bile Anayasa'dan üstün olduğunu belirtmektedir. Bu hüküm, AİHM kararlarının Türkiye için bağlayıcılığını ve iç hukukta üstünlüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Ancak, özellikle son yıllarda AYM'nin AİHM kararlarını bazı hassas konularda dikkate almaması veya bu kararlara aykırı içtihatlar geliştirmesi, bu anayasal ilkenin uygulanmasında ciddi sorunlar yaratmaktadır. Örneğin, AİHM'in Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davalarında verdiği ihlal kararları, Türkiye'nin yargı sistemini ve AYM'nin rolünü mercek altına almıştır. AİHM, bu kişilerin tutukluluklarının AİHS'e aykırı olduğunu belirterek derhal serbest bırakılmalarını isterken, AYM'nin bu konudaki başvuruları farklı bir yaklaşımla değerlendirmesi veya uzun süre karar vermemesi, uluslararası yükümlülükler açısından büyük eleştirilere neden olmuştur.
Bu uyum sorunu, Türkiye'nin hukuk devleti sınavında ağır bir yüktür. Çünkü:
- Yargı Güvenliğini Zedeliyor: Vatandaşlar, haklarını ararken hangi mahkemenin kararının nihai ve belirleyici olacağı konusunda tereddüt yaşamakta, bu da yargıya olan güveni sarsmaktadır.
- Uluslararası Kınamalara Yol Açıyor: AİHM kararlarının uygulanmaması, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi nezdinde Türkiye aleyhine çeşitli denetim mekanizmalarının işletilmesine ve hatta yaptırım olasılıklarının gündeme gelmesine neden olmaktadır. Bu durum, Türkiye'nin Avrupa standartlarından uzaklaştığı algısını güçlendirmektedir.
- Yargısal Aktivizm Tartışmasını Tetikliyor: Bazı çevreler, AYM'nin AİHM kararlarına uymamasını "yargısal egemenlik" argümanıyla savunurken, diğerleri bunun uluslararası hukuka aykırılık ve hak ihlallerini devam ettirme anlamına geldiğini belirtmektedir. Bu tartışma, yargının siyasallaşması endişelerini de beraberinde getirmektedir.
- Hukuk Sisteminde Tutarsızlık Yaratıyor: Alt derece mahkemeler, hem AYM'nin hem de AİHM'in farklı içtihatlarıyla karşı karşıya kaldıklarında, hangi içtihadı esas alacakları konusunda zorluk yaşamakta ve bu durum yargı birliğini zayıflatmaktadır.
Uyumsuzluk Köprüsü: AİHM ve AYM Kararları Nasıl Farklılaşıyor?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Türkiye Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları arasındaki uyumsuzluk, sadece genel bir fikir ayrılığı değil, aynı zamanda temel hak ve özgürlüklerin yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin metodolojik farklılıklardan da kaynaklanmaktadır. Bu farklılıklar, iki mahkeme arasında adeta bir "uyumsuzluk köprüsü" kurarak, hukuki belirsizlikleri artırmakta ve bireylerin hak arama süreçlerini karmaşıklaştırmaktadır. Kararların nasıl farklılaştığını anlamak için, temel yorum ve uygulama farklılıklarına odaklanmak gerekir.
1. Yorum Standartları ve Takdir Marjı: AİHM, AİHS'i "yaşayan bir belge" olarak yorumlama prensibini benimser ve hak kısıtlamalarının "demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığını değerlendirirken sıkı bir orantılılık ve gereklilik testine tabi tutar. Ayrıca, taraf devletlere belirli bir "takdir marjı" tanırken, bu marjın sınırlarını uluslararası standartlara ve Avrupa ortak değerlerine göre belirler. AYM ise, özellikle ulusal güvenlik, kamu düzeni gibi hassas konularda, yasama ve yürütme organlarına tanınan takdir marjını AİHM'e göre daha geniş yorumlama eğiliminde olabilir. Bu durum, örneğin terörle mücadele yasaları kapsamında yapılan kısıtlamaların meşruiyetini değerlendirirken farklı sonuçlara yol açabilmektedir. AYM, bazen anayasal hedefleri veya devletin güvenliğini ön planda tutarak, AİHM'in daha birey merkezli yaklaşımından farklılaşan bir sonuca varabilir.
2. Delil Değerlendirmesi ve Usul Hataları: AİHM, adil yargılanma hakkı kapsamında, yargılama sürecindeki usul hatalarına ve delillerin hukuka uygunluğuna büyük önem verir. Özellikle işkence iddiaları gibi mutlak hak ihlallerinde, etkili soruşturma yapılmadığı veya delillerin bu bağlamda yeterince değerlendirilmediği durumlarda ihlal kararı verir. AYM ise, bazen usul hatalarının yargılamanın bütünü üzerindeki etkisini daha esnek yorumlayabilir veya delil değerlendirmesinde alt derece mahkemelerin takdir alanına daha az müdahil olabilir. Bu durum, özellikle FETÖ/PDY davaları bağlamında yargılanan binlerce kişi için ortaya çıkan "hak ihlali" iddialarının değerlendirilmesinde belirginleşmiştir. AİHM, birçok durumda, tutuklamaların gerekçesiz olduğunu, delil yetersizliğini ve savunma hakkının kısıtlandığını belirtirken, AYM aynı başvurularda farklı değerlendirmelerle ihlal bulmayabilir.
3. Hukuka Uygunluk ve Gerekçe Standartları: Kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı bağlamında, AİHM bir tutuklamanın veya gözaltının sadece yasal bir temele sahip olmasını değil, aynı zamanda "hukuka uygun" olmasını ve "keyfi olmamasını" da arar. Bunun için, tutuklama gerekçelerinin somut, güncel ve yeterli olması gerektiğini vurgular. Türkiye'deki uygulamalarda ise, özellikle toplu tutuklamalarda veya OHAL dönemindeki bazı durumlarda, AYM'nin genel bir "terör tehlikesi" veya "delil karartma" gerekçesini yeterli bulduğu, ancak AİHM'in her birey için somut ve kişiselleştirilmiş gerekçeler aradığı görülmüştür. Örneğin, AİHM, tutuklamaların devamına ilişkin kararların otomatik tekrar niteliğinde olmaması gerektiğini ve her seferinde güncel ve somut gerekçeler sunulması gerektiğini ısrarla belirtirken, AYM bu standardı her zaman aynı katılıkta uygulamayabilir.
4. Etkili Başvuru Yolu ve Bireysel Başvurunun Rolü: AİHM'in iç hukuk yollarının tüketilmesine ilişkin katı bir ilkesi vardır ve bu yolların etkili olmasını bekler. Türkiye'de AYM'ye bireysel başvuru yolu, AİHM'e gitmeden önce tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olarak kabul edilmiştir. Ancak, AYM'nin bazı davalarda AİHM içtihadından farklı kararlar vermesi veya uzun süre karara bağlamaması, bireysel başvuru yolunun "etkililiği" konusunda soru işaretleri yaratmıştır. Bu durum, nihayetinde bireylerin AİHM'e başvurmasına ve AİHM'in AYM'nin kararını incelemesine yol açarak, iki mahkeme arasındaki hiyerarşi ve uyum sorununu daha da derinleştirmektedir.
Bu metodolojik ve yorum farklılıkları, iki mahkemenin temel amaçları olan insan haklarını koruma konusunda bile farklı sonuçlara varmasına neden olmakta, bu da Türkiye'nin hukuk sisteminde önemli bir gerilime yol açmaktadır. Bu uyumsuzluk köprüsünün ortadan kaldırılması, ancak hukukun üstünlüğü ilkesine tam bağlılıkla ve uluslararası insan hakları standartlarını iç hukukta tam olarak benimseyerek mümkün olacaktır.
Sonuç
Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) nezdindeki konumu, yıllar içinde insan hakları ihlallerinin sayısı ve niteliğiyle yakından ilişkili olmuştur. Bu kapsamlı incelemede görüldüğü üzere, Türkiye aleyhine en çok ihlal edilen haklar arasında adil yargılanma, kişi hürriyeti ve güvenliği, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı ve işkence yasağı gibi temel özgürlükler öne çıkmaktadır. Bu sistematik ihlaller, Türkiye'nin uluslararası arenadaki insan hakları karnesini doğrudan etkilemekle kalmamış, aynı zamanda iç hukuk sistematiğinde de derin tartışmalara yol açmıştır.
Özellikle Anayasa Mahkemesi (AYM) ile AİHM kararları arasındaki "hukuki makas", Türkiye'nin hukuk devleti ilkesine bağlılığı konusunda ciddi endişeleri beraberinde getirmektedir. İki mahkeme arasındaki yorum ve uygulama farklılıkları, hukuki belirsizlik yaratmakta, yargıya olan güveni sarsmakta ve uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesini zorlaştırmaktadır. İfade özgürlüğü ve kişi hürriyeti gibi demokrasinin temel taşları olan haklar üzerinde yaşanan çatışmalar, bu makasın en belirgin örneklerini oluşturmaktadır. Türkiye'nin uluslararası hukuka ve AİHM kararlarına tam uyum sağlaması, sadece bireysel hakların korunması için değil, aynı zamanda ülkenin demokratik niteliğini ve hukuk devleti vasfını güçlendirmesi açısından hayati bir gerekliliktir. AİHM'in kararları, bir yük değil, aksine Türkiye'nin hukuk sistemini daha ileriye taşıyacak bir rehber olarak görülmeli ve yargısal diyalog güçlendirilerek uyumsuzluk köprüleri yerine, uyum köprüleri inşa edilmelidir. Bu, Türkiye'nin hem içerde adaleti tesis etmesi hem de uluslararası camiada hak ettiği saygın konumu yeniden kazanması için vazgeçilmez bir adımdır.